İmposter Sendromu

İmposter sendromu, ilk olarak psikologlar Pauline Clance ve Suzanne Imes tarafından 1978 yılında tanımlanmıştır. Bu iki psikolog, “The Impostor Phenomenon in High Achieving Women: Dynamics and Therapeutic Intervention” adlı makalelerinde, başarılı kadınların kendi başarılarını içselleştirmekte zorlanmaları ve bu başarılarına rağmen kendilerini bir tür sahtekâr olarak hissetmeleri durumunu ele almışlardır. Sonraları bu durumun erkeklerde de göründüğü anlaşılmıştır.

İmposter sendromu, psikiyatri açısından ilginç bir durumu temsil eder. Alışık olduğumuz şekliyle insanlar, psikiyatrik hastalıkları başkalarını etiketlemek için kullanma eğiliminde olabilirler ancak bu sendromu kendilerine yakıştırmakta zorlanmazlar. Twitter’da birçok insan, kendisinin de bu sendromdan muzdarip olduğunu üstüne basa basa yazmaktan çekinmiyor. Birçok Hollywood aktristi de bu duruma sahip olmak konusunda ketum değil.

Tabii ki böyle bir sendrom resmi olarak tanınmıyor. Ne DSM (psikiyatrik rahatsızlıkların listelendiği bir rehber) ne de günlük pratikte buna yer verilmemiştir. Sendrom terimi, tıp literatüründe, sebebi bilinmeyen bulgu veya belirtilerin bir arada olduğu durumları tanımlamak için kullanılır. Bu bağlamda, burada bir sendromdan bahsetmek zordur. Zaten Psikolog Pauline Clance yıllar sonra şöyle diyecekti: “Eğer her şeyi yeniden yapabilseydim, buna imposter fenomeni (içsel deneyim) derdim, çünkü bu bir sendrom, bir kompleks ya da zihinsel bir hastalık değil, neredeyse herkesin deneyimlediği bir şey.”

Böyle bir deneyimin sebebi herkes için farklı olacaktır. Henüz ruhsal fenomenlerin sebeplerini beyin biyolojik süreçleri ile açıklayamıyoruz, belki de hiç açıklayamayacağız. Toplumsal yapının ilk örneği olan anne-baba-çocuk üçgeni, ilk tohumların atıldığı yer olabilir. Eğer bu deneyim sonuna kadar izlenirse, burada bir köken bulabiliriz. Böyle bir deneyim içselleştirildiyse, bir gün yaşantılanabilir. Hayatın ilerleyen yıllarında şemalarımıza uygun olmayan deneyimleri bir iç ses gibi deneyimlemek daha zordur ama imkansız değildir.

Psikiyatri bilimsel literatüründe ilgi çekmese de, internet yazınında hem ruh sağlığı çalışanları hem de bireyler sıklıkla bu sendromdan bahsetmektedir. Tedavisine yardımcı olacağı söylenen şeyler bırakın faydalı olmayı, ciddi zarar verici bile olabilir. Başarılı olmalarına rağmen sahtekâr gibi hissetme deneyimi, birçok insanın hayatında aniden ortaya çıkabilir, aynı şekilde psikoterapi sürecinde de belirebilir. Bunu ele almanın en kötü yolu, buna hastalık ismi vermek olurdu. Bu durumda bireyler, bunun anlamını merak etmek yerine, medikalize edilmesiyle bu deneyimle kendileri arasına mesafe koyabilirlerdi. Ortaya çıktığı bağlamdaki yüklü duygular, hem kendilik hem de diğerleri hakkındaki düşünceleri kişinin geçmişini aydınlatma potansiyeline sahiptir.

Bu duruma özgün tedavi yöntemi belirlemek, hap gibi öneriler sunmak, popüler kişisel gelişim klişelerinin ötesine geçemez. İlaç tedavisinin yeri ise ancak daha genel bir psikiyatrik rahatsızlığın hakim olduğu durumlarda uygulanabilirdi. Örneğin, Obsesif Kompulsif Bozukluk (istemeyen düşünce ve duyguları tekrarlayan davranışlarla gidermeye çalışılan bir psikiyatrik hastalık) ile birlikte ortaya çıktıysa ve kişi, sahtekâr gibi hissettikten sonra öyle olmadığına dair tekrarlayan bir iç konuşma ritüeli geliştirdiyse, bu hastalığa özgü ilaç tedavisi faydalı olabilir.

Yorum bırakın